Türkiye, Sırbistan ve İsrail’i Kuran ve ‘Temizleyen’ Şiddet

Türkiye, Sırbistan ve İsrail’i Kuran ve ‘Temizleyen’ Şiddet

Thomas Kühne, Holokost tarihyazımına yeni bir perspektif kattığı ‘Belonging and Genocide’ (Aidiyet ve Soykırım) kitabında (Bu kitap da 2017’de Heretik Yayınları tarafından Türkçe olarak basılacak) Alman nüfusunun büyük çoğunluğunun soykırıma katılma şevkini anlatırken, ‘Yahudilere uygulanan şiddetin toplumun ‘biz’ hissiyatını geliştirdiğinden’ bahseder. Yani Alman nüfusu, Yahudileri öldürdükçe ‘Alman’ kimliğinin içindeki çokluk hissine ulaşır. Kühne’nin bu bakışı bize kitlesel şiddete bakış açımızı tersten kurmayı da teklif ediyor. Şiddet, sadece yıkıcı bir eylem değil, aynı zamanda kurucudur. Buradaki kuruculuktan kastım, olumlu anlamıyla değil, tam da kelimenin kendi anlamıyla bir kimliğin, bir mekanın veya coğrafyanın var olması. Şiddetin bu kurucu vasfı, şiddet anında kimliğin hızla değişmesini de beraberinde getiriyordu. Mağdurluk ile faillik arasındaki sınır, mümkün olduğunca inceliyor ve bu kimlikler arasındaki geçiş neredeyse an be an değişebilir hale geliyor. Benjamin Lieberman’ın Heretik Yayınları’ndan Damla Tanla Kurt’un çevirisiyle çıkan Korkunç Kader kitabı, tam da şiddetin bu kurucu ve uzun dönemde de etkili veçhesine dikkat çekiyor ve odağına bugünkü Avrupa’yı inşa eden şiddet olaylarını alıyor. Kitap, 19. yüzyılda yaşanan ‘erken etnik temizlikler’le başlıyor. 19. yüzyılda başlayan şiddet dalgası, adeta bugünün Türkiye’sini, Sırbistan’ını ve İsrail’ini ortaya çıkarıyor.

Türkiye’de Yaşananlar

İlk bölümde, 1900’ler boyunca, milliyetçilikler henüz güçlenmeden dahi Osmanlı Balkanları’nda patlak veren Hıristiyan-Müslüman katliamlarının nihayetinden Müslümanlara ve diğer gruplara yönelik etnik temizliklere dönüşme süreci anlatılıyor. Sırp otonomisine verilmesine ‘İstanbul’u da verseydiniz bari’ diye tepki gösterilen, başkente 720 kilometre mesafedeki Niş’e, sonrasında 1870’lere kadar ‘bir Türk kasabası’nı andıran Sofya’ya ve en son, nüfusun yaklaşık yüzde 10’unu oluşturan Türklerin de Yunancadan başka dil bilmediği Mora’ya göz atarak, Lieberman, Osmanlı Avrupası’nın nüfus bakımından nasıl şiddet yoluyla kabuk değiştirdiğini gözler önüne seriyor. Diğer taraftan, ‘karmaşık siyasi ve kültürel bir sınır sahasının ve onlarca dil ile aralarında hem Şii hem de Sünni Müslümanların ve hem Ortodoks hem de Ermeni Hıristiyanların bulunduğu birçok dinin yer aldığı Kafkasya’ya, Osmanlı, İran ve Rus İmparatorlukları hakim olmaya çalışıyordu. Rusya’nın 19. yüzyılın ilk yarısında bölgede durdurulamayan ilerleyişi, 1854-56 Kırım Savaşı’ndan sonra tam bir ‘temizlik’ operasyonu halini alınca, süreç Çerkesler için bir soykırıma dönüştü. Elbette ki, bu coğrafyada şiddet sadece Müslümanlara yönelmiyor, 1822’de Sakız Adası’ndaki Rum Katliamı veya 1876’daki ‘Bulgar Dehşeti,’ Osmanlı’nın ve bölge Müslümanlarının da bölgeyi kan boğduklarının en net örneği. Yüzyılın sonunda bu kez kan Anadolu’ya sıçrayacak, 1894’te Sasun’da, 1895-96’da İstanbul’da ve Anadolu’nun önemli bir kısmında Ermenilere yönelik bir ‘şiddet dalgası’ yaşanacaktı.

Tüm bunlar, elbette sadece Osmanlı’nın Avrupa topraklarını değil, imparatorluğun Asyası’nı da ilgilendiren bir mesele haline dönüşeecekti. Zira ‘çoğu Avrupalı ve Kafkas Müslüman bulundukları yerlerden hâlâ Osmanlı yönetiminde bulunan bölgelere gitmişti’ ve Anadolu’nun da nüfus yapısı önemli ölçüde değişmişti. 20. yüzyılın ilk 25 yılında yaşanan üç büyük şiddet süreci, Anadolu’ya büyük ölçüde bugünkü halini verecekti. 1912-13’deki Balkan Savaşları sırasında Osmanlı’nın Balkan topraklarından Müslümanların bir kez daha Anadolu’ya sökün etmesini, Ermeni Soykırımı ve Rum Mübadelesi izledi ve yeni Türkiye, ezici çoğunluğu Müslüman bir coğrafyada kuruldu.

Sırbistan’da Durum

Aynı şekilde, Lieberman’a göre, Sırbistan’ın kuruluş tohumlarını atan da Sırp elitinin ‘Türk nefreti’ olacaktı. Bir Sırp dilbilimcisi olan Vuk Karadziç, 1806’da Belgrad’daki Müslümanların katledilmesini tanımlamak için ‘temizlik’ ifadesini kullanacak ve Karadağ’ın prensi,  İslam dinine dönmüş olanların öldürülmesinde beis görmeyecekti. 19. yüzyılda yükselen Sırp milliyetçiliğinin ana motoru olan bu nefret, tek başına şiddet için yeterli olmasa da, I. Balkan Savaşı sırasında yaşanan katliamlara gerekli zemini sağlayacaktı. Sırplar Kosova ve Kuzeybatı Makedonya’yı ele geçirdiklerinde, bölgedeki nüfus üstünlüğünü sağlamak için özellikle Türkleri ve Arnavutları hedef almış ve kundaklamanın etkili bir silah olarak kullanıldığı türlü yöntemlerle Müslüman nüfusu katletmişti. O dönem gazetecilik yapan Lev Troçki’nin de bir Sırp onbaşıdan aktardığı gibi, bölgedeki Sırp kuvvetleri ‘tavuk kızartmaktan ve Arnavut öldürmekten yorulmuşlardı.’ Türkler, bir üyenin ‘kötü biridir’ sözüyle öldürüldüğü mahkemelerde yargılanmış ve kurbanlar, mezbahalara yürütülmüş, süngülenmiş ve gömülmüştü. Nihayetinde, Kasım 1912 ile Mart 1914 arasında altı yaşın üzerindeki 239.825 Türk, Sırbistan ve işgal edilen bölgeleri terk etmişti.

Sırbistan, yalnızca üç yıl sonra bu kez şiddete uğrayan taraf olacaktı. Ülke, Avusturya ve Bulgaristan’ın işgaline uğradı ve 150.000 ile 180.000 arasında insan tehcir edildi. Bunların birçoğu Macaristan’daki kamplara, diğerleri de Avusturya’ya gönderildi. İşgalci otoriteler Sırp kimliğinin temel köklerine saldırırken, ülkeden kaçanların mülklerine el konuldu. Kıtlık, hastalık ve savaş Sırp nüfusunun dörtte birinin yok olmasına neden oldu. 1915’te meydana gelen Sırp felâketi, I. Dünya Savaşı’nda ‘önemsiz bir dipnot’a dönüşse de, Sırp tarihinin gelecekteki yorumlarını şekillendirme konusunda, 1389’da ‘Müslümanlara kaybedilen topraklar’ anlatısının yanında yer alır. Bunlara ilaveten üçüncü anlatı ise, II. Dünya Savaşı’nda Hırvatistan’da yaşananlar olacaktır. Nazi siyasetini kendilerine örnek alan Hırvat milliyetçisi Ustaşa hükümeti, Sırplara ve Yahudilere karşı sistematik olarak, ekonomik, profesyonel ve kültürel ayrımcılık uygulayan bir rejim yarattı. Yahudiler üstlerinde Davut Yıldızı’nı taşırken, Sırplar da mavi kol bandı taktılar. 1941’den itibaren de, Ustaşa süratli bir şekilde kitlesel kıyımlara, etnik temizliğe ve soykırıma doğru ilerledi. Nazi Almanyası’nı bile şok eden bu kitlesel şiddetin tek amacı, elbette ki ‘Sırplardan kurtulmak’tı. Nihayetinde 1941 ile 1943 yılları arasında 1 milyon Hırvatistanlı Sırp öldürüldü.

1990’larda Yugoslavya’yı iç savaşa sürüklerken, Sırp siyasetçiler, ulusal kurbanlaştırma ve mağlubiyet hikâyesinin büyük bölümünü bu mağdurluk kimliği üzerine kuracaktır. Bosna ve Kosova’daki soykırım ve etnik temizlik siyaseti, ‘bu mağduriyetler bir daha yaşanmasın’ diye yürürlüğüne konacaktır.

Holokost’tan Sonra İsrail

‘19. yüzyılda şiddet’ konuşulmaya başlandığında akla ilk gelen olaylardan biri, elbette ki Rus İmparatorluğu’nun batı sınırında yaşanan Yahudi pogromlarıdır. 1860’lardan 20. yüzyılın ilk çeyreğinden sonrasına kadar devam eden pogromlar, adeta Rus siyasetinde yaşanan her türlü değişimin faturasının devletin sağladığı zeminde çeşitli toplumsal gruplar tarafından Yahudilere kesilmesinin sonucuydu. 19. yüzyıla dünyanın en büyük Yahudi nüfusuna sahip imparatorluğu olarak giren Rus Çarlığı, sadece 1905’te 100 bin Yahudi’nin ABD’ye göç etmesini adeta ellerini ovuşturarak izleyecekti.

20. yüzyıla kadar en çok konuşulan dilin Yahudi İspanyolcası olduğu Selanik’in Balkan Savaşları’yla bir Yunan şehrine dönüşmeye başlamasının ardından patlayan I. Dünya Savaşı, Yahudilerin izinin Balkanlar ve Doğu Avrupa’dan silinmesinin yalnızca başlangıcıydı. Yahudilerin Rus ve Romen paranoyasındaki yerleri, onlara uygulanan pogromların bahanesi oldu. Nisan 1915’te Rusya sınır bölgelerinden Yahudilerin ‘hepsini’ tahliye etme kararı aldı ve savaşın sonuna gelindiğinde 500 bin ile 1 milyon Yahudi Rusya’dan sürülmüş olacaktı. Bu pogromlar ve tehcir, yerel Hıristiyanlar tarafından talan için fırsat olarak kullanılacak ve Yahudilerin sürgüne uğramayan kesimi de mülksüzleştirilecekti. Bu süreçten yaklaşık 30 yıl sonra ise II. Dünya Savaşı sırasında Avrupa’nın neredeyse her yerinde sistematik bir biçimde imha edilen Yahudilerin Avrupa’daki nüfuslarının üçte ikisi, dünyadaki nüfuslarının ise üçte biri yok olacaktı.

Holokost’tan sonra İsrail devletinin kuruluşu ise Orta Doğu’da başka bir etnik temizliğe şahitlik edilmesine sebep olacaktı. 1948, yüz binlerce Filistinli Arap için arkalarında bıraktıkları yüzlerce metruk köy demekti. Köylerin birçoğu kısa süre sonra parçalanmış ve onların yerini yeni İsrail yerleşimleri aldı. Bazı köyler; ağaçlar, çimenler, kaktüsler ve kum tepeleri dışında geride hiçbir iz kalmadan ortadan kayboldu. 900 bin Arap, İsrail’i terk etmek zorunda bırakılırken, Filistin’in yaklaşık 1,25 milyon Arap ve 650 bin Yahudi’den ibaret olan nüfus dengesi artık tamamen değişmişti.

Bitirirken

Lieberman, elbette yalnızca Türkiye, Sırbistan ve İsrail’e odaklanmıyor. Yeni bir dünya düzeninin kurulacağı 19. yüzyılı ele alarak başlayan kitap, Avrupa ve (çevresindeki) coğrafyasında şiddetin izini 21. yüzyılın eşiğine kadar sürüyor. Kitabın en ilginç yönü ise bu iki yüzyıllık süre zarfında, ilgili coğrafyanın başka bölgelerinde ve çeşitli büyüklüklerde yaşanan soykırım ve etnik temizlikleri birbirinden tamamen ayrı olaylar olarak değil, birbiriyle ilişki içerisinde ve aynı şiddet dalgasının farklı yansımaları olarak görmesi.

Bu anlamda, Lieberman, kitlesel şiddet olaylarını kendine özgü toplumsal ve sosyal koşulları içinde ele alırken, Avrupa’nın iki yüzyıl boyunca şahit olduğu siyasi ve ekonomik kriz dönemlerinde şiddetin yükselmesine de dikkat çekiyor. Bu kriz anlarında, eski sistemin yenilenmesinde (hem yıkıcılık hem de kuruculuk anlamında) şiddetin anahtar rolünü kristalize etmesi, kitabı özellikle Türkçe literatür açısından çok önemli bir yere koyuyor.

Emre Can Dağlıoğlu, Türkiye, Sırbistan ve İsrail’i Kuran ve ‘Temizleyen’ Şiddet, Agos, 9 Kasım 2016
Benjamin Lieberman, Korkunç Kader