Bir dilden diğer bir dile bir fikri aktarma faaliyetinin içerdiği güçlükler herkes tarafından ve özellikle de bunu tecrübe etmiş kişiler tarafından bilinir. Bu noktada esas olanın, kelimeleri değil fikri aktarmak olduğu sürekli olarak ifade edilse de ne yazık ki buna pek riayet edilmez. Zira hakkıyla yapılmış bu tür bir aktarma faaliyeti meşakkatlidir; her defasında yeniden yazmak demektir, Dolayısıyla özenli biçimde yapılmış bir “çeviri”, “çeviriden” başka her şeydir. Aktarılan fikrin yazarının genel kuramına vakıf olmayı, metinde tecessüm etmiş tefekküre sadakati, fakat aynı zamanda belli bir “bilek serbestliğini” ve bütün bunların ötesinde, “dilin sosyal teorisine” vakıf olmayı gerektirir. Zira kelimeler kesinlikle tali öğeler değildir; gösterendir, var edendir veya var olan üzerinde uzlaşımı sağlayandır. Dolayısıyla temsil edilebilir veya gözlemlenebilir olan, görgül veya imgesel olan her şey az çok sözcük ve şey, isim ve nesnedir eş zamanlı olarak.

Bu bağlamda dil, bir toplumun idrak tasnif ve kıymetlendirme kategorilerinin kelimelerdeki tezahürüdür. Dolayısıyla bir aktarma faaliyetinde aktarılan devasa bir zihniyettir. Bu zihniyetin bazı öğeleri, kategorileri, anlamlandırma şemaları, başka bir dilde tam anlamıyla mevcut olmayabilir. Her kelimenin kendisi devasa bir sosyal teoridir. Yeniden yazma faaliyeti bu bağlamda, salt biçimsel bir ikame ediş değildir; bir kelimeyi başka bir kelimeyle karşılamanın ötesinde, bir idrak kategorisini başka bir dilin başka bir idrak kategorisi nazarında var etmektir, “duyulur-okunur-anlaşılır” hale getirmektir. Büyük üstat Can Yücel’in Shakespeare aktarımlarında kullandığı ve bizim de ödünç almakta tereddüt etmediğimiz, o harikulade “Türkçe söyleyen” ibaresinin tam olarak altını çizdiği de budur.

Hakkı verilmiş her “çeviri”, “çevirenin” idrak kategorilerinde damıtılmış yeni bir yorumlamadır. Aslında bu, her okuma faaliyeti için geçerlidir. Okumak, belli şartlar altında yapılan bir icradır. Bu icradan hâsıl olan yorum kalıpları, okuyan gözün perspektifinden izler taşır. Dolayısıyla, kitap veya edebiyat eleştirmenlerinin dillendirmeyi pek sevdikleri “yazar bu eserde aslında şunu demek istiyor” klişesi, metnin derinliklerinde saklı esas hakikati bulduğunu sanan esaslı eleştirmenin, esaslı meslek doksasıdır. Kutsal metinlerde kutsalı bulan ve bunu bigânelere yayan inanç tacirinin kurumsal sahtekârlığından ve otoriter iktidarından izler taşır.